1 Jun

Bugün içimden çok şey yazmak geliyor ve  içimden hiçbir şey yazmak gelmiyor.

Aklımdan geçtiğini düşündüğüm şeyleri, bir yerde, bir zaman, hiç tanımadığım ve beni hiç tanımamış olan herhangi birinin, bambaşka koşullarda, çok farklı kafalarda dile getirmiş olması, duygularıma farklı bir dilde veya dillerde tercüman olması… hiçbir şeyin değişmeyeceğine ve düzelmeyeceğine beni daha da ikna ediyor. Ne yapmalı?

“I believe that religion, generally speaking, has been a curse to mankind.” H. L. Mencken

“There was a time when religion ruled the world. It is known as the Dark Ages.” Ruth Hurmence Green

“Men never do evil so completely and cheerfully as when they do it from religious conviction.” Blaise Pascal

“We are here and it is now. Further than that, all human knowledge is moonshine.” H.L. Mencken

“Intellect, without heart, is infinitely cruel. . . .” Robert Ingersoll

“Before God, we are all equally wise – and equally foolish.” Albert Einstein

“You cannot simultaneously prevent and prepare for war.” Albert Einstein

“Never confuse the faith with the supposedly faithful.” Randy K. Millholland

Advertisements

hayvanlar alemi

28 May

Evet, ben hala sokakta köpek görüp kamerama, kameram yanımda değilse telefonumun kamerasına davranan biriyim. Neden bilmiyorum… öyle aşırı, herkesten fazla bir hayvan sevgim falan da yok. ama bugüne kadar çok hayvan fotoğrafı çektim. Hatta bir ara Amerika’da şu sıralar bir meslek grubu olarak yerini edinmiş olan “pet photography” (evcil hayvan fotoğrafçılığı) işini burda yapsam mı diye düşündüm. Bayılıyorum Amerikalılar’a. Herşeyden bir meslek çıkarabilirler.

Sonuç olarak “pet photography” burada tutmaz. Hayvan fotoğrafçılığını hobi olarak yapmakta yarar var.

İster safariye gidin, ister sokakta kedi, köpek çekin, fark etmez. Genel olarak hayvanları fotoğraflarken dikkat etmeniz gereken birkaç noktayı (deneyimlediğim ve okuyarak öğrendiğim) sizlerle paylaşmak istedim…

1. onların seviyelerine inin : bu özellikle sizden çok daha ufak hayvanlar için geçerli.  Bir hayvanı onun seviyesinden çekmek, bir bakıma, fotoğrafa bakan kişiye hayvanın gözünden dünyayı gösterir.

2. gözler : hayvanlarda gözler, bence insanlardan da daha önemli. Ne yaparsanız yapın gözleri odaklamayı unutmayın. Eğer yapabiliyorsanız, hayvanla göz teması kurun. İnsanlarda göz temasının çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Burada bir parantez açıp konuyla ilgili teorimi paylaşiyim… Hayvanlarda göz teması, insanlardan daha önemli çünkü, bir insanla göz teması kurmak kolay, zaten kameraya bak dediğin anda o temas kuruluyor. Ama bir hayvanla göz teması kurmak demek, gerçekten o hayvanla iletişim kurmak demek. Bütün bunların yanında hayvanların bakışları gerçekten çok etkileyici olabiliyor.

3. doğal ışık : birincisi, hayvanlar flaştan rahatsız olurlar; ikincisi flaş gözleri kırmızı çıkarabilir. Yeterli ışık olmasa da deneyin, her zaman doğal ışıktan yana olmuşumdur. Doğal ışık derken, illa gün ışığından bahsetmiyorum, ortamdaki ışık yani.

4. alet-edevat : evcil hayvanlarınız için 50mm portre lensini tercih edebilirsiniz. Eğer safariye gidecekseniz, ne yapın edin yanınızda bir telephoto lens bulundurun.

5. sabır : hayvanlar, neyi ne zaman yapacakları tahmin edilemeyen yaratıklar.  Güzel kareyi yakalamak, çoğu zaman başkalarının göremediğini görmekten geçiyor. Başkalarının bakmadığı bir açı, sabredip bekleyemediği bir enstantane. Ben henüz böyle bir fotoğraf çekemedim sanırım. Ciddi bir mesai harcamak gerekiyor bunun için. Vahşi hayat fotoğrafçısı Thorsten Milse, bir defasında iki erkek fili ondört gün boyunca sabah beşte kalkıp takip etmiş. Ondört günün sonunda filler çevrelerinde dolanan araca alışmışlar ve Milse, 30 metre yaklaşarak fotoğraflarını çekebilmiş. Eminim evinizdeki köpeğinizin iki hafta izini sürmenize gerek olmayacaktır ama dediğim gibi hayvanlar tahmin edilemez canlılar…

son olarak size bugün bir arkadaşımın yolladığı ve bana “benimkiler fotoğrafsa, bunlar ne” dedirten bir sayfanın adresini veriyorum.  Bakıp bakıp benim gibi iç çekin:

http://en.tspot.pl/news/70-incredible-photos-animals/

resim mi, fotoğraf mı?

21 May

Bu tartışma çok eskidir. Fotoğrafa resim denir mi denmez mi tartışması.

Şahsen ben, kafama çok kakıldığı için uzun bir süre görev gibi fotoğraf dedim. Ama düşününce ne fark eder ki? Fotoğraf da çekilebilir, resim de… Artık kendimi zorluyorum, eskiden hemen düzeltirdim “resim değil, fotoğraf” diye. Halbuki ne saçma. Ne önemi var ortaya çıkan şeyin isminin.

Hem geçtiğimiz nisan ayında çektiğim şu “resim”ler, yağlıboya tabloları andırmıyorlar mı?

Resim mi fotoğraf mı aldırmayın. Resim çekin, fotoğraf çektirin. Birçok Türk fotoğraf ustasının da fotoğrafa resim dediğini unutmayın.

Ama siz siz olun, başlı başına müthiş bir kelime olan “kadın”ı alıp da “bayan”a çevirmeyin. Ne olur yapmayın.

kenya-7 | nairobi baby! |

20 May

Kenya seyahatinin son gününü Nairobi’de geçirdik.  Nairobi, ilginç bir şehir. Daha önce gördüğüm hiçbir yere benzetemedim. İnsan gittiği yerleri hep bir yerlere benzetmeye çalışır ya… Yok, Nairobi’de bu olmuyor.

Öncelikle uyarayım; Nairobi tehlikeli bir şehir.  Öyle, “aman canım, her şehir ne kadar tehlikeliyse, o kadar tehlikeli” falan gibi bir durum söz konusu değil.  Bu şehirdeki kriminal olaylardan nasibini almış turistler Nairobi’ye Nairobbery ismini takmışlar.

Grup halinde dolaşırsanız, bilmediğiniz ara sokaklara dalmazsanız, paranızı, takınızı veya değerli şeylerinizi milletin gözüne soka soka gezmezseniz birşey olmaz. Biz şehrin içinde de safari araçlarıyla gezdik.  Aracın içinden fotoğraf çekiyorduk ki, rehberimiz “aman haaa” dedi.  Cam açık bir şekilde duran trafikte fotoğraf çekmek tehlikeliymiş. Nairobi’de “street boys” dedikleri bir grup var.  Bu yaşları 16-17’yi geçmeyen çocukların geçim şekli hırsızlık.  Arabanın açık camlarından kollarını uzatıp ne varsa ne yoksa alıyorlarmış. Aklınızda olsun.

Nairobi’deki tek günümüz için iki seçeneğimiz vardı. Arabayla kısa bir şehir turundan sonra, ya Nairobi Milli Müzesi’ne ya da Karen Blixen Müzesi ve Zürafa Gözlemevi’ne gidecektik. Ben tabii ki ikincisini seçtim.  Rehberimizin de söylediğine göre Nairobi Müzesi çok sıkıcıymış.  Karen Blixen’i zaten merak ediyordum. İşin içine bir de o müzenin çok yakınında olan zürafa gözlemevi girince kolay bir seçim oldu.

Karen Blixen, belki filmini izlemiş olabilirsiniz, Out of Africa kitabının yazarı.  1914’te Kenya’ya gelmiş ve Nairobi’de bulunan Ngong tepelerinin yamacında bir arazi satın almış.  Bu araziye kahve ekmiş, 700 Kenyalı’ya iş vermiş.  Küçük çocukların eğitim masraflarını karşılamış.  Bunu yapan ilk beyaz kadın Karen Blixen olduğu için Kenyalı’lar tarafından çok değer verilmiş. Şu anda Karen Blixen’in evinin bulunduğu (şu anda müze) bölgenin tamamının adı Karen. Ve bu bölgede genelde Kenya’da o veya bu sebepten görevli olan beyazlar yaşıyor. Çok güzel bir bölge, muhteşem evler var, ve doğa olarak da çok zengin.  Karen Blixen müzesinde gezip, Out of Africa filminde kullanılan eşyaların orijinallerini gördük. Kitabını da hemen aldım tabii ki müzeden.

Karen Blixen müzesinden sonraki durak Zürafa Gözlemevi oldu.  Bu hayvanlar gerçekten çok ama çok komik.  O kadar büyükler ki, ama sanki ne kadar büyük olduklarının farkında değiller gibi şapşal bir halleri var.  Gözlemevinde merdivenleri çıkıp zürafalarla göz göze gelebiliyorsunuz. Hatta ellerinizle besliyorsunuz. Upuzun pütürlü dilleriyle ellerinizi vıcık vıcık yapıyorlar ama muhteşemler. Oradaki görevli de sürekli size nasıl güzel pozlar verebileceğinizi anlatıyor.  Ben ellerimle besledim zürafaları ama o görevli kadar ileri gidip öpüşemedim.  İşiniz bitince ellerinizi yıkamayı unutmayın:)

Nairobi’ye gidip de Carnivore’da yemek yemeyen olmamıştır herhalde.  Carnivore adı üzerinde etoburlara hitap eden bir restoran.  Vejetaryenler de gidiyormuş, ben kesinlikle anlamadım neden gittiklerini çünkü içeride bir hayvan kıyımı yapılıyor.  Vejetaryenlikle kesinlikle ilgisi olmayan bir insan olarak, kapısından girer girmez gelen kokularla çıldırdım.   Etlerin piştiği yerin özellikle fotoğrafını çektim.  Kırmızı ışık verildiği için biraz fazla kırmızı fotoğraflar… Bütün etler kömür ateşinde pişiyor.

Masaya geçtiğinizde ortaya dönen bir sosluk geliyor. Her sosun hangi etle iyi gittiğini anlatıyorlar.  Sosların yanında gelen şeyler buharda pirinç, mısır, ıspanak falan gibi garnitürler.  Bu arada etlere geçmeden önce masaları dolaşan bir amca var.  Aynen sigaracı kızlar gibi bir tepsi boynuna asılı, tepsinin içinde bir malzemeler. Tepsinin önünde de “Dawa” yazıyor, Swahili dilinde ilaç demekmiş. Önce bir bardağa buzu koyuyor, sonra birkaç parça lime, sonra votka, ve son olarak özel bir bambu sopasını bala batırıp çıkarıyor, ve sopayı da içkinin içine koyuyor. Alın size “Dawa”, içmeden dönmeyin! Muhteşem bir içki… 2 tanede kafanızın iyi olacağı garantisini veriyorum.

Etlere gelince… Carnivore, “Fago de Chao” misali, sen bayrağını indirene kadar tabağını etle dolduran bir yiyebildiğin kadar ye restoranı.  Masa üzerine dikilen bayrak düşene kadar, domuz sosisi, kuzu pirzola, dana, tavuk but, tavuk kanat, devekuşu köftesi, timsah gibi bir sürü et çeşidi geliyor.  Her sosun belli bir etle iyi gittiğini unutmayın, ve tavsiyelere uyun.  Mesela domuz sosisi için meyveli salsa sosu önerdiler ve gerçekten inanılmaz uyuyor! Bir de lütfen oraya kadar gidip de “ay yok ben timsah yemem” falan yapmayın. Sert bir tavuktan farkı yok, tadı güzel değil ama yemiş olmak için bile yenir. Servis edilen timsahlar ve diğer egzotik hayvanlar çiftlikte yetiştiriliyor, parklarda avlayıp kesmiyorlar yani, eskiden zebralara kadar her türlü hayvan avlanıp yeniyormuş ama artık yasak. Çiftlik bunlar!:)

Carnivore’da tıka basa yedik gerçekten.  Dawaları da mideye indirdim ben.  Yan taraftaki, Nairobi’nin en büyük discolarından biri olan Simba Saloon’a gittik. Orda da içtim. Amacım 4 saat sonra kalkacak uçakta gözümü bir saniye bile açmadan uyumaktı.  Öyle de oldu. Türkiye’ye dönüş saati maalesef işkence gibi. Belki de Kenya’yla ilgili en kötü şey, dönüş uçağının sabah 4’te oluşu.  Ama bütün yolculuğun acısı o 6 buçuk saatte çıktı.  Uçağa biner binmez gözümü kestirdiğim boş 3lü koltuklara kurulup, emniyet kemeri ışığı söner sönmez yatıp, hostesin “hanımefendi iniyoruz” sesiyle uyanmak, paha biçilemez…

bitti…

kenya-6 | maasai manyatta |

16 May

Masai yerlileriyle ilk kez bir kurtarma operasyonu sırasında tanışmıştık. Bir anda çok uzaktaki bir köyden koşarak gelip aracın etrafını sarıp, üstlerinde ne var ne yoksa satmaya çalışmışlardı.  Fotoğraflarını çekince hemen para istemişlerdi, ama gitmeden okuduğuma gore bu normal bir davranışmış.

Orda dikkatimi çekmişti, yardıma gelen bütün Maasai kadınlarının belinde satır/kılıç karışımı bir alet var.  Aynı zamanda omuzlarına da bir balta asıyorlar.  Bu görüntülerinin dışında korkulacak bir tarafları yok.  Sürekli gülümseyen, rengarenk insanlar.  Onları, ve yaşadıkları yerleri daha yakından görmek istediğimden, köylerini ziyaret edip edemeyeceğimizi sordum Dafton’a, “ayarlarım” dedi. Kenya’ya gidiyorsanız, mutlaka ekstra ücret ödeyip bir Maasai köyüne gidin.  Mutlaka!

Maasailer hakkında genel bilgi birazcık…  Maasailer, Kenya’nın güneyinde ve Tanzanya’nın kuzeyinde yaşayan, Kenya nüfusunun yüzde 2’sini oluşturan ve hayvancılıkla uğraşan göçmen köylüler.  Modernleşen Kenya’ya rağmen, etnik kimliklerine sıkı sıkı tutunmuşlar, çok zor ve aşırı garip de olsa hala kültürlerine bağlı bir şekilde yaşıyorlar.

Hayvan sürüleri, bu insanlar için en önemli şey. Bir Maasai yerlisinin çocuğuna çarpıp öldürün, “peki” der geçer; ama bir ineğine çarpın, gelir sizi öldürür. Abartmıyorum, bu insanların, hayvanlarıyla çok ilginç bir bağı var.  Küçücük çamurdan ve tezekten yapılma kulübelerinde yavru inek ve keçileriyle birlikte yatıyorlar, onlara birşey olmasın dışarıda diye.

Maasai Mara yollarında birçok irili ufaklı Maasai köyüne (manyatta) rastladık.  Birbirlerinden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar bütün Maasai köyleri sosyalist bir komünite halinde yaşıyor.  Şöyle ki, turistler Maasai köylerini gezmek için yaklaşık kişi başı 20 Euro vermek zorundalar.  Bir köye girerken verdiğiniz para o köyün parası olmuyor.  O para bütün köylerin ortak parası olarak, Maasai yerlileri için kullanılıyor. İlginç olan başka birşey ise, ne kadar ilkel yaşıyor olurlarsa olsunlar Maasailerin okula gitmesi devlet tarafından zorunlu tutulmuş..

Çocukların babaları buna karşı çıksa da yasalar, çocukların okula gitmesinden yana olduğu için yapabilecekleri birşey yok.  Sabahın ilk ışıklarıyla okul yolunu tutup, akşamları bir fil tarafından ezilmeden evine ulaşmaya çalışan bir sürü çocuk gördük.  Elektrikleri, suları olmayan, ateş yakmak için inatla ve azimle çakmak/kibrit kullanmayan, yemek olarak inek sütüyle, kestikleri hayvanların kanını karıştırıp içen bu insanların bile okula gidiyor olması inanılmaz. Çoğu İngilizce’yi gayet güzel konuşuyor.

Maasai Manyatta’ya geldiğimizde yapılan ilk şey köyün en yaşlısının gelip paraları toplaması oldu.  Bu sırada İngilizcesi iyi olan bir yerli çıkıp, paraların nerede kullanılacağını, içeride nelerle karşılaşacağımız vs. hakkında bize bilgi verdi. Köyün içine girmeden ilk karşılama töreni başladı.  Köyün içinden sırayla ve şarkılar söyleyerek çıkan bir grup Maasai erkeği, hoplayıp zıplayarak çevremizde dans etmeye başladı.  Maasai yerlilerinin çok değişik vokal yetenekleri olurmuş.  Hatta bazı otellerde koruma olarak görevlendirilen Maasai savaşçıları “bush dinner”larda (safari bölgesi içinde korumalar eşliğinde yapılan özel yemek organizasyonları) “mock attack” yani “sahte saldırı” yaparlarmış.  Kötü çeviri için özür dilerim.  Bu sahte saldırılarda, verilen yemek sırasında birkaç Maasai yerlisi saklandıkları yerlerden çeşitli hayvan seslerini birebir çıkararak konukları korkutuyor. Tabii ki konuklar, çıkan seslerin Maasailerden geldiğini anlayana kadar deli gibi korkuyorlar.  Buna da “mock attack” deniyor.

Erkeklerin zıplama, dans ve vokal gösterisinden sonra, Maasai kadınları, hayatımda  gördüğüm en güzel ve en renkli şallara bürünmüş şekilde sırayla geldiler ve dans edip şarkı söylemeye başladılar.  Hala o şallardan satın almadığım için pişmanım, Kenya’ya bir kez daha gitmek için bir sebep daha!

Bütün bu dans seremonisi bittikten sonra köyün içine girdik.  Girer girmez bir çocuk ordusuyla karşılaştık.  Bütün çocuklar o kadar tatlıydı ki, bıraksalar köyü falan gezmez, tek tek hepsinin fotoğrafını çekerdim. Hepsi rengarenk giyinmiş, suratlarına kafalarına konan kara sinekleri kovmuyorlar, çünkü inanışlarına göre bu sinekleri kovmak kötü şans getirirmiş. Bütün çocukların inci gibi bembeyaz, minicik dişleri var.  Bir kulübenin kenarına oturmuş, hep bir ağızdan şarkı söyleyip el çırpıyorlardı.  Çocuk, her yerde çocuk. Bazısı büyüyüp bir aslan öldürecek, 5 tane karısı olacak, bazısı kız haliyle sünnet edilecek, hayat boyu hiçbir şekilde söz hakkı olmayacak; ama şu anda çocuklar ve mutlular.

Manyatta’nın içindeki evlere ev demek mümkün değil.  Küçük bir ahır demeye bile dilm varmıyor. Yaşamak için daha kötü bir ortam ve koşul var mıdır merak ediyorum. Kapıdan geçerken ben bile zorlandım, içerisi tamamen karanlık.  Işık, elim büyüklüğündeki birkaç delikten giriyor içeri.  İçeride yakılmış bir ateşten kalma küller vardı.  Yatak denen şeyler samanımsı otlardan başka birşey değil.  Ev, iki bölümden oluşuyor.  Erkeklerin, ve kadınlarla çocukların (ve yavru hayvanların) yattığı bölümler.  Bütün kulübeler bir yuvarlak oluşturacak şekilde konumlandırılmış, sadece burada değil bütün Maasai köylerinde böyle.  Savunma amaçlı.

Nefes alamayarak kulübeden dışarı çıktım, kafamdan aşağıya su dökmek zorunda kaldım.  Benim 5 dk duramadığım bu kulübelerde doğuyorlar, büyüyorlar ve ölüyorlar.  Gerçekten de inanılmaz birşey.  Son olarak bize ilkel yöntemlerle nasıl ateş yaktıklarını gösterdiler.  Yaklaşık 10 dakika sürdü ama sonunda başardılar.  Bu kadar uzun sürmesinin sebebi aynı gün yağan yağmurdan dolayı malzemelerinin ıslanmasıymış.

Maasai yerlileriyle ilgili en ilginç şey, ateşi birşeyleri birbirine sürterek yakmaları, evlenmeden önce erkekliğe geçmek için bir aslan öldürmek zorunda olmaları, yavru hayvanlarıyla birlikte uyumaları, sütle kanı karıştırıp içmelerinden çok, bunları yapmayı tercih etmeleri bence… paraları, hayvanları var, okula gidiyorlar, İngilizce konuşuyorlar.  Çok rahat, Masai Mara’dan uzaklaşıp, aslanların fillerin cirit atmadığı başka topraklara yerleşebilirler.  Ama yapmıyorlar.  Geleneklerine, kıyafetlerine, yaşayış biçimlerine, kültürlerine ölümüne bağlılar. Eminim biz bu zengin kültürün çok az bir kısmını gördük.  Eminim ağzımızı açık bırakıcak daha bir dolu ayrıntı vardır Maasailerin yaşayışına dair. Ama bu bile bana, dünyada ne kadar çok, ne kadar değişik insanlar, kültür ve inanışlar olduğunu ve bizim bunların ne kadar azını bildiğimizi göstermeye yetti.  Maasailer hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz, gerçek bir hikayeyi anlatan “The White Masai” kitabını okumanızı tavsiye ederim. Erkek arkadaşıyla Kenya’ya tatile gelen bir İsviçreli kadının, bir Masai yerlisine aşık olup, Kenya’da kalışını ve aile kuruşunu anlatan garip bir kitap.  Kenya yolculuğu sırasında okuyabilirsiniz…

devamı gelecek…

kenya-5 | masai mara |

12 May

Sarova Mara’da ilk uyandığım sabahtan devam ediyorum…

Sabah 6’da Dafton’ın kapımı yıkmasıyla uyandım.  Uyandırma servisi istemeyi unuttuğundan bütün çadırları geziyordu.  Mara’da 3 safari saati var.  Birincisi çok erken 6.30 gibi çıkılan sabah safarisi. Aslanları kahvaltı yaparken görmek için ideal.  Aslanlar sıcağı sevmedikleri için bu saatlerde avlanıyorlar. Sonra bir ağacın altına geçip bütün gün yatıyorlar.  İkincisi öğlen 1 safarisi, ve son olarak akşamüstü 4 safarisi. Biz Türkler programlanmayı pek sevmediğimiz için, uyanıp hazırlanıp yola çıkana kadar, bizim kamptan çıkan bütün safari araçları çoktan Mara’daydı.

Gerçekten de sabahın erken saatleri etraf aslan kaynıyor.  Abartıyorum zannedebilirsiniz ama o kadar ki, artık radyo alıcısından simba (Swahili dilinde aslan) lafını duyduğumda “yine mi” diye gözlerimi deviriyordum.  İlk olarak bir erkek aslanla karşılaştık.  Gerçekten çok ihtişamlı bir hayvan. Sanki güzelliğinin farkında gibi bir havası var.

Sabah saatleri aslanlar için olduğu kadar akbaba, çakal, sırtlan gibi hazıra konmayı bir yaşam biçimi haline getirmiş hayvanlar için de yemek vakti.  Muhtemelen bir aslanın o sabah öldürdüğü bir bufalonun kafasının başında oturan bu akbaba ve çakal yalnız yemek yemekten hoşlanmayan tiplerden …

Aslanları ve otlakçılarını bir kenara bıraktık,  şahsen benim yakından görmeyi çok istediğim, dünyanın en aptal hayvanlarından biri olan devekuşlarıyla karşılaştık.  Her hayvanın olduğu gibi devekuşlarının da dişisi çok çirkin, yani erkeğiyle karşılaştırınca. Bir de her hayvanın erkeği, dişisinin dikkatini çekmek için abuk subuk hareketler yapıyor. Devekuşu dans ediyor, başka bir kuş zıplıyor, başka bir hayvan geriniyor falan… Allah affetsin ama o çirkinlikle dişilerin dikkat çekmeye çalışması gerekir. Neyse konuya dönüyorum…

Devekuşlarının beyinleri gözlerinin büyüklüğü kadar. Şaka değil… Herkes devekuşunun saklanmak için kafasını kuma gömdüğünü bilir. Peki şunu biliyor muydunuz? Devekuşu çiftliği sahipleri, kuşların kaçmasını engellemek için çiftliğin etrafına tek bir sıra çit koyarlarmış, devekuşunun göz hizasına gelecek şekilde!!! Evet bu da şaka değil.  Devekuşu akıl edip kafasını eğemeyecek kadar aptal bir hayvan. Ama aptal diyip geçmemek lazım.  Tek bir tekmeyle bir aslanı öldürebilecek kadar güçlü bacak kaslarına sahip.  Sadece öne doğru tekme atan bu 100 kg ağırlığındaki dev kuşların önlerine geçmemeye dikkat edin. Çok da geçebileceğinizi sanmıyorum çünkü saatte 70 km hızla koşabiliyorlar, özellikle bir predatörden kaçarken, onun dışında rahat bir şekilde sabit 50 km hız yapıyorlar.  Road Runner’ı hatırladınız mı? Bip bip…

Safarimizin en “National Geographic”vari anı, bir dişi aslan topluluğunun yeni avladıkları bir zebrayı yerken, iki aptal sırtlan tarafından rahatsız edildikleri, ve sonuç olarak sırtlanlardan birinin mefta oldugu andı.  Herşey o kadar çabuk oldu ki, burdan bütün National Geographic fotoğrafçılarına şapka çıkartıyorum. Böyle bir anı yakalamak hiç de kolay değil. Ya elimdeki makinayı focus etmekle uğraşıcaktım, ya da canlı canlı muhtemelen bir kere fırsat bulup görebileceğim bu anı durup izleyecektim. Ben ikincisini seçtim.

Kısaca anlatmam gerekirse, 2 aslan o sabah avladıkları bir zebrayı kemirirlerken, uzaktaki otların arasından bir yükselip bir inen 2 tane kafa gördük. Aslanlar kafayı kaldırdığı anda bizim 2 kafa da iniyordu.  Canına susamak bu olsa gerek.  Ne olduğunu anlayamadan çalıların arasından 4 aslan daha çıktı ve bu 6 aslan, 2 sırtlana saldırdı. Sırtlanlardan biri paçayı kurtardı ama bir tanesi açlığın bedelini ödedi.  Dediğim gibi olay belki 3-4 saniyede oldu, hayat bu kadar pamuk ipliğine bağlı yani.  Hayatta kalan sırtlan biraz ileride yeniden pozisyon almış şekilde tıngır mıngır aslanların bölgesine doğru ilerliyordu biz yanından geçerken.  “Yapma” diyesim geldi. Sonuç olarak hepsi karınlarını doyurmak zorunda, ve bu öyle bir içgüdü ki, korku, mantık falan dinlemiyor.  Ben bu satırları yazarken, 2. sırtlanın aramızda olduğunu sanmıyorum…

Leo the Lion vardır ya, MGM’in aslanı, işte ben onu gördüm. Uzun uzun bakıştık, bana güzel pozlar verdi, hatta bir resimde yemin ediyorum gülümsedi. Sonra da sakin sakin arabanın tam önünden geçti gitti.

5 büyükten biri olan filleri çok yakından tanıma fırsatımız oldu.  Afrika filleri, Asya fillerinden çok daha büyük. Yaklaşık ağırlıkları 6-10 ton civarında. Fotoğrafta da görebileceğiniz gibi bizim Toyota Land Cruiser filin yanında oyuncak kalıyor.  Afrika fillerinin kulakları kocaman, sıcak havalarda kulaklarını yelpaze gibi kullanıyorlarmış.  Bir de fil hafızası denen şey gerçekmiş.  Fillerin olağanüstü hafızaları varmış.  O kadar ki, bir file bebekken bir kötülük yaparsanız ve inanılmaz bir tesadüf eseri o fili 20 sene sonra görürseniz, kaçın. Aynı şekilde bebek bir filin hortumuna üflerseniz, o fil sizi ömrü boyunca ailesinden biri gibi sahiplenirmiş.  “Filler de hatırlar” anlayacağınız…

devamı gelecek…

kenya-4 | sarova mara game camp |

11 May

Öncelikle şunu söylemeliyim, Kenya’da geçireceğiniz 2. günün sonunda ne kadar takıntılı bir manyak olursanız olun, sivrisinekmiş, sıtmaymış hiçbir şey aklınıza gelmiyor.  Sanki her gün aslan görüyormuşsunuz, hergün aracı yolda kalmış turistleri kurtarıyormuşsunuz gibi havaya giriyorsunuz.

Dün bıraktığım yerden devam etmem gerekirse… En son Sarova Mara’ya doğru yola çıkmıştık akşamüstü 6 gibi. Daha önce de söyledim, Masai Mara’da güneş batınca parkta olmak yasak.  Öğleden sonra safarileri 4 gibi başlayıp en geç 6.30 gibi sona eriyor.  Biz de 2 gecemizi geçireceğimiz Sarova Mara’ya gelmek üzereydik ki, yine dolmuş tipi bir safari aracının bu sefer Masai Mara’nın tam ortasında, ve yine bu sefer bir öncekinden çok daha kötü bir şekilde bir batağa saplandığını gördük. Grubumuz iki safari aracına ayrılmıştı, ama her türlü macera bizim aracın başına geldi. Hatta son 2 gün, bize transfer olanlar oldu bu yüzden.

Hava ciddi ciddi kararmaya başlamıştı ve bu sefer silahlı korumaların eşlik ettiği 1 saati geçen bir kurtarma operasyonu yapıldı. Bu defa burnumu bile çıkarmadım arabadan, kolumu bacağımı koca bir kediye kaptırmaya niyetim yoktu. Nitekim 15-20 metre ilerimizden bir dişi aslan, bizimle pek ilgilenmeyerek geçti.  O sırada ben aracın tepesine çıkmış gözcülük yapıyordum.

Bu tip durumlarda bir hayvanın insana saldırması halinde, silahlı korumalar ilk önce havaya bir el ateş ediyorlar.  Eğer buna rağmen hayvan saldırmaya devam ediyorsa, o zaman hayvanı vuruyorlar.

Kimsenin vurulmasına gerek kalmadan operasyon tamamlandı. Hava artık tamamen kararmıştı ve biz de sonunda Sarova Mara’ya giriş yaptık.  Aslında gün gün size anlatmak istediğim Kenya günlüğünde bir istisna yapacağım ve Sarova Mara’yı bir gün gibi değil de başlı başına bir macera gibi anlatacağım.  Çünkü Sarova Mara hakkında söyleyecek çok şey var.

Öncelikle size, Masai Mara’da bulunan game lodgelarla ilgili genel bir bilgi vereyim. Masai Mara toprakları içinde yaklaşık 300 tane game lodge var. Bunlar dar bütçeli maceraperestlere ve para içinde yüzen Araplara hitap etme çizgisinde değişkenlik gösteriyor. Bazı lodgelar var sadece çadırdan ibaret, su yok, elektrik yok, bazı lodgelar ise 6 tane lüks çadırdan oluşan, gecesi 1000 euro civarında exclusive macera vaadediyor.  Bütün lodgelar ve campler elektrikli tellerle çevrili. Kenya’da bulunan 42 milli parkın hiçbirinin sınırları çevrili değil. Yani Masai Mara’da kalıyorsanız şunu bilin ki, serbest olan siz değilsiniz, hayvanlar… Siz tellerin arkasındasınız ve sıkıyorsa çıkmayı deneyin.

Yorgun argın geldiğimiz otelde, tek yapmak istediğim odama girip duş almak ve yemeğe gitmekti.  Kampın en sonundaki odanın benim olduğunu bilmiyordum. Sanki biri bana şaka yapıyor! Herşeye OK’dim, ne olacaksa olsundu.  Check-in yapıp tam odama doğru harekete geçmiştim ki, anahtarımı almadığımı fark ettim.  Geri dönüp oda anahtarımı istedim. Bana anahtar olmadığını söylediler, anahtar yerine fermuar varmış.  Nasılını, nedenini idrak etmeye çalışırken bir koruma beni çağırdı ve yola çıktık. Odamla (çadırım) resepsiyon/restoran arasındaki mesafe Suadiye-Şaşkınbakkal arasındaki mesafe kadar, belki daha da uzun.  Ve bu mesafe boyunca ortalıkta başka çadır falan görünmüyor. Bütün çadırları birbirinden izole kalacak şekilde konumlandırmışlar.

Bana eşlik eden korumanın (Simon) bütün hayatını öğrenebileceğim kadar uzun bir yol gittikten sonra, kampın eeeeennnnn sonundaki oda/çadıra ulaştık.  Bu bir şaka olmalıydı! Benim burada kalacağım iki gece boyunca aralıksız bir şekilde korkudan altıma yapmamamın imkanı yoktu.  Çadır dediğime bakmayın, içi 5 yıldızlı bir otel gibi döşenmiş bu odanın, arka tarafındaki banyo kısmı taştan. Ama yatakodası ve banyoyla yatakodası kısmını ayıran bölmeyi çevreleyen bir branda var. Biz deluxe çadırlarda kalıyorduk (neyse ki), böylece çadırın önünde cam bir kapı var (kilitsiz). Pencere yerine açılmış delikler bildiğimiz sivrisinek telleri, dışardan fermuarla kapanıyor, bunu yapmak oda servisinin görevi. Akşam oldu mu gelip fermuarları kapıyorlar.  2 gün boyunca en iyi ve en şakşakçı arkadaşı olacağım korumam Simon’la helalleştik ama 5 dakika sonra geri dönüp benden el fenerimin çalıştığını konfirme etmemi istedi. Neden diye sormaya korktum ama çaresizdim. Neden? Çünkü… Gece 12, sabah 4 arası Masai Mara topraklarında bulunan hiçbir kamp ve lodgeda jenaratör çalışmıyormuş. Artık teslim olmuş bir şekilde fenerime baktım, çalışıyordu. Başucumda da bir mum vardı. Simon, birşey olursa tüm gücümle Siiiiiiimoooooooon diye bağırmamı tembihleyerek uzaklaştı. Hiç tanımadığım bu kocaman adamın gidişini seyrederken çok üzüldüm.

Açlıktan ölmesem elimde fenerimle yatağıma girer ve ordan hiç çıkmazdım. Ama Masai Mara’ya gidiyorsanız, korkularınızı yeneceksiniz.  Hızla duş alıp, fenerimi kaptığım gibi çadırdan çıktım.  Herhangi bir hayvandan daha hızlı olduğumu düşünüp bütün yolu koştum.  Yemeğe geldiğimde spordan çıkmış gibiydim.  Yemek ve yemek sonrası, otelin kalabalığının arasında geçip gidiyor.  Yemekten sonra isterseniz ateş yakabiliyorsunuz bahçede, isterseniz şömine başında müzik dinliyorsunuz.  Etraf aydınlık, bir sürü insan var.  Tedirgin olacak hiçbir şey yok.  Tabii benim için değil.  Saat 12’de balkabağına dönüşecekmişim gibi sürekli saati kontrol ettim.  Işıklar kesilmeden bile odama tek başıma dönebileceğimi düşünmüyordum.  Neyse ki saat 1 gibi grup olarak çadırlarımıza dağılmaya karar verdik.  Bizim çadırların bulunduğu bölgeye giden yolda bir köprü var. O köprüde sürekli korumalar oluyor. Simon’ımı orada buldum, ve beni yine o bıraktı.  Odaya geldiğimde ışıklar hala kesilmemişti. Sanırım kampın bir bölümünde saat ayarlı bir şekilde kesiliyormuş ama deluxe çadırlara biraz daha veriliyormuş elektrik.

Çadırda fazla dolanmak istemediğimden 30 saniye içinde yatağıma girdim. Başucumdaki mumu yaktım, elime feneri aldım ve gözlerimi tavana diktim.  Henüz elektrik kesilmediğinden çadırın dışındaki lamba yanıyordu.  Keşke kesilseymiş.  Çünkü yatıp sessizliğe bürünmemle beraber çadırın brandasına gölgeler düşmeye başladı. Önce bir sürü yarasa (Kenya’da 40-50 çeşit yarasa var), daha sonra ne olduğunu anlayamadığım, sanırım yarasaları yakalamaya çalışan, görüntü itibariyle dev bir tavşanı andıran bir hayvan.  Bu hayvan cam kapının tam üzerindeki brandada bana gölge oyunu yapıyordu.  Gözlerime inanamadım. Odalarda telefon yok, mobile coverage zaten yok! Gerçekten de hayatla tek bağlantım Simon! Gözlerimi dikmiş bu hayvanın bir sağa bir sola gidişini izlerken, çadırın sağ tarafındaki brandalara sürünen birşeyler, o taraftaki brandaları dalgalandırmaya başladı.  Müzik dinlemeye karar verdim. Belki müzik beni yatıştırırdı. Ama daha kötü oldu, bu sefer de ya birşey olursa ve ben o sırada Kenan Doğulu dinlediğim için haberim olmazsa diye korktum.  Bütün bunların üzerine bir de şiddetli bir yağmur başladı ve bütün sesler ve görüntüler birbirine karıştı.

En son kendi kendime “burası Afrika değil, burası Bodrum, burası Sapanca” diye telkinde bulunduğumu hatırlıyorum. 20 cm yanımda yanan mumla, Allah’a çok şükür Sarova Mara’yı yakmadan uyumuşum. Sabah kuş sesleriyle uyandığımda, mumun yana yana, ipodun pilinin de heyecandan kapatmayı unuttuğum için bittiğini gördüm.

Sarova Mara’daki ikinci gecemde habitatıma daha çok alışmıştım, ve eminim 3. bir gece kalsaydım daha da çok alışacaktım.  Sonuçta evet, yattığınız yerin 3-5 metre ilerisindeki birkaç elektrikli tel sizi vahşi hayvanlardan koruyor, ve evet, her yer karanlık ve bin tane ses duyuyorsunuz, sanki her an bir yerden birşey çıkacakmış gibi bir his geliyor; ama aptallık yapmadığınız sürece evinizden hiçbir farkı yok.  Bunu ben söylüyorsam, inanın ki endişelenecek hiçbir şey yok demektir. Dünyanın en korkak insanlarından biri olarak ben tek başıma kampın bir ucundaki çadırda 2 gece kalabildiysem, herkes kalabilir.  Tabii çok da abartmayıp Simon’la arayı iyi tutmakta fayda var, bir de 63 numaralı çadırı tercih etmemekte…

Sarova Mara’da kalışımdan çıkardığım en büyük ders korkuların sadece ve sadece üzerine gitmekle kaybolacağı oldu. Bir de yemin ederim bir daha hiçbir zaman elektrik kesilince, veya internet gidince küfretmeyeceğim. Bir mum yakıp sesimi çıkarmadan oturacağım.

devamı gelecek…

kenya-3 | lake naivasha’dan masai mara’ya |

11 May

Geceyi geçirdiğimiz Naivasha Simba Lodge, Naivasha Gölü’nün kıyısına kurulmuş küçük bir cennet. Sabah uyanıp, kahvaltıdan sonra etrafı gezmek için otel müdürünün ve birkaç görevlinin peşine takıldık.  Sadece otel arazisini gezeceğimizi düşünürken, minyatür bir köprü ve o köprünün hizasından geçen telleri aşarak vahşi hayata tekrar merhaba dedik.

Milli parkların içindeki otellerde konaklayanlar için bunun gibi “walking safari” turları mevcut. Aslan, leopar gibi etobur vahşi hayvanların bulunmadığı mini ormanda (eğer bu hayvanlar varsa, yürüyüş boyunca korumalar ve Masai savaşçıları size eşlik ediyor), karşınıza çıkabilecek en tehlikeli hayvan hipopotam.  Hipolar bütün gün suyun içinde sadece kafalarının yarısı havayla temas eder bir şekilde ayakta duruyorlar. Anlamak mümkün değil. Güneş batınca sudan çıkıp otlanmak için otelin çok yakınlarına geliyorlar. Hatta gece otelin barında otururken hipoların seslerini duyabiliyorduk.

Tehlikeli olmalarının sebebi saldırgan olmaları, insan yemeleri falan değil. Hipoların suyla çok güçlü bir bağları var.  Yapmak isteyeceğiniz en son şey bir hipopotamla su arasına girmek.  Bu hayvanlar her türlü tehlikle anında saatte 30 km hızla suya doğru koşup, koşarken de önlerine ne çıkarsa ezip geçiyor.  Hipolarla ilgili en ilginç nokta ise, otlanmak için sudan çıkıp yürüdükleri ve güneşin doğmasına yakın suya geri döndükleri rota birbirinin aynısı! Kesinlikle başka bir yoldan gitmiyorlar suya, 1 adım sağa bile kaymıyorlar.  Bu yüzden sabah erken saatlerde Afrika’da bir göl kıyısında yürüyüş yapıyorsanız, bir hipopotamın kara sahasını ihlal etmediğinizden emin olun.

Yürüyüşümüz sırasında birçok antilopa ve zürafa, zebra gibi hayvanlara rastladık.  Çalıların arasında sesimizi çıkarmadan durup dik-dik’lerin izini sürdük ama malesef 1 hafta boyunca, kaldığım otellerin bahçelerinde bile gezmelerine rağmen tek bir dik-dik bile fotoğraflayamadım. Dik-dik, Doğu Afrika’ya özgü minik bir antilop.  Küçük bir ceylan gibi. Bu kadar merak etmemin sebebi dik-diklerin tek eşli ve tek çocuklu olması.  Tam bir çekirdek aile yani. Seyahatim boyunca gördüğüm bütün dik-dikler ya 2li (karı-koca), ya 3lü (anne-baba-çocuk) gruplar halinde geziyorlardı. Ve işin çoook daha ilginç tarafı, çiftlerden bir tanesi ölünce diğeri kendini yemekten ve sudan mahrum ediyor, uzak bir yere gidip kendini izole ederek ölümü bekliyor. Başka bir deyişle intihar ediyor…

Naivasha’dan ayrılıp Masai Mara’ya doğru yola çıktığımızda “gördüklerim göreceklerimin teminatıdır” düşüncesiyle bayağı heyecanlıydım.  Gitmeden okuduğum kadarıyla Masai Mara, yani “dotted plains”, Afrika’nın vahşi hayvan ve doğa olarak en zengin savanalarından biri.  Kenya’daki bölümü 1500 km kare olan bu uçsuz bucaksız düzlüklerin asıl büyük bölümü Tanzanya’da.  Fakat Tanzanya, turizm açısından az gelişmiş bir ülke olduğu için, Kenya, Masai Mara’ya daha çok turist çekiyor.  Özellikle Ağustos ve Eylül aylarında efsanevi vahşi hayvan göçü sırasında Kenya’da turist patlaması yaşanıyor. Her yıl 2.5 milyon hayvan Serengeti’den Masai Mara’ya uzun bir yürüyüşe çıkıyor ve Ağustos ayı gibi Masai Mara’ya varıyorlar.  Mara Nehri’ni geçmek için cesaretlerini toplamaları bazen 1-2 haftayı buluyormuş.  Yani Kenya’ya safari için gidilecek en iyi zaman Ağustos-Ekim arası. Bunu da bir kenara not edin.

Nairobi-Masai Mara arası yolculuğumuzda Mara’ya en yakın büyük kasaba olan Narok’u geçmemizle beraber gerçek “African Massage”ı da tatmış olduk. Yollar, yol değil. Ama açıkçası o yollar asfalt olsa, bütün macera havası da giderdi. Safari araçlarının çoğu 4×4; fakat bazı safari şirketleri var ki, sahipleri aynı zamanda şöfor, rehber ve co-pilot, işte bunların kullandıkları arabalar dolmuştan hallice ufak minibüsler.

Narok’un engebeli yollarında ilerlerken çamura saplanmış bir araba görüp durmak zorunda kaldık.  40 dakikalık yoğun bir çaba ve kopan birkaç çelik telin sonunda, uzak bir köyden koşarak gelen Masai kadınlarının gücüyle araba saplandığı bataktan kurtarıldı. Masai yerlileriyle ilk tanışmam bu şekilde oldu.  Daha sonra onları daha da yakından tanıdık, yarın yazacağım.

Kurtarma görevimizin çok uzaması sebebiyle, safari için az bir süre kalmıştı.  Masai Mara’ya girdiğimizde çok güzel manzaralarla karşılaştık.  Şoförler safaricilere iyi bir fotoğraf karesi verme konusunda çok tecrübeli. Özellikle bazı ağaçların ve ışığın arkasına geçip, ağaç kadrajın bir sağına bir soluna gelecek şekilde duruyorlar.  Eğer akıl edemezlerse siz de hatırlatabilirsiniz.  Ağacın üstündeki kuşlar bildiğimiz leylek; tanıdık bir hayvan gördüğüm için hemen havaya girdim.

2 gece kalacağımız Sarova Mara Game Lodge’a giderken uzaklarda bir yerde 15-20 tane safari aracının durduğunu görüp rotayı bu yöne çevirdik.  Geldiğimizde, bir erkek aslanın etrafındaki 100’ün üzerindeki meraklı göz ve seslere aldırış etmeden uzanmış yatıyor olduğunu gördük.  Bir erkek aslanı ilk defa bu kadar yakından görüyordum, bundan daha yakından görebileceğimi düşünmüyordum ama yanılmışım.  İlerleyen günlerde erkek aslanlarla daha yakın temaslarımız oldu.

devamı gelecek…

kenya-2 | lake nakuru |

10 May

Mount Kenya’daki ikinci günümde hala ibadetvari bir şekilde sinekkovar spreyimi sıkıp, losyonumu da suratıma sürüyordum.  Otel görevlilerinin “2000 metredeyiz, burda sivrisinek olmaz” açıklamaları benim için yeterli değildi.

Kahvaltıdan sonra, yola çıkmadan hemen önce bulutların dağılmış olduğunu gördüm.  Koca kıtanın en yüksek ikinci noktası gerçekten otelden çok etkileyici görülüyor.  Bu dağ, çok çok bulutsuz ve açık bir günde Nairobi’deki International Conference Center binasından da gözüküyormuş.  Hatta böyle bir günde kuzeye bakıp Mt Kenya’nın, güneye bakıp Mt Kilimanjaro’nun, doğuya bakıp Hint okyanusunun görülebildiğini söyledi rehberimiz. Ben de onun yalancısıyım.

Check-out ederek, yeniden yola çıktık. Bu sefer gideceğimiz yer yakındı.  1-1.5 saatlik bir yol giderek Lake Nakuru National Park’ta ilk safarimizi yapacaktık. Daha sonra geceyi geçireceğimiz otelimize gidecektik.

Yolda tek bir yerde durduk: Nyahururu kasabasında bulunan Thomson’s Falls. 74 metre yüksekliğinde bir şelale. Çektiğim fotoğraflarda neden belli olmadığını bilmiyorum ama gerçekten çok yüksek bir şelale. İsmini İskoç bir jeologdan alıyor: Joseph Thomson. Thomson 1800lerde Mombasa’dan Lake Victoria’ya Kenya’yı yürüyerek geçmiş ilk Avrupalı. Bu şelaleyi de o keşfetmiş, ve ismini vermiş.  Tarih boyunca buradan aşağıya atlayarak intihar eden pek çok turist olmuş.

Şelaleyi sadece yukarıdaki viewpointlerden görebildik. Daha yakın görmek için aşağıdaki parkurlarda yürümek gerekiyor.

Kenya’ya şelale görmeye gelmediğimiz için burdaki molamız çok kısa sürdü.  Kollarımızdan çekiştirip bizi her birinin aynı şeyleri sattığı hediyelik eşya dükkanlarına sürüklemeye çalışan yerli halktan sıyrılıp yola koyulduk.

Bugün havanın açıklığından olsa gerek, gökyüzü bambaşka görünüyordu.  1 saatlik yol boyunca gözlerimi havadan ayıramadım.  Bizim İstanbul’da ne kadar küçük bir hava parçası gördüğümüzü düşünüp üzüldüm.

Mavi, yeşil ve kırmızının bu kadar güzel göründüğü başka bir sahne olamaz.  Biri eline fırça almış boyamış gibi bir his veriyor insana.  İlkokulda bulut çizerdik ya resimlere, bulutlar aynen öyle.  Kelimelerle anlatmaya çalışıyorum ama resimlere bakmak yeterli sanırım…

Lake Nakuru’ya ulaşmak için The Great Rift Valley’den geçmemiz gerekiyordu. Yine bugüne kadar duymadığım bir ton şey öğrendim.  The Great Rift Valley, tam olarak 6000 km uzunluğunda, bir ucu Suriye’de, diğer ucu Mozambik’te olan bir yeryüzü oluşumu.  Yüzyıllar boyunca ve hala, Rift Valley’nin daha da alçaldığı kanıtlanmış, bu harekete de rifting deniyormuş.  Çevrede hala volkanik hareketlenmeler olduğu da kanıtlanmış.  Eğer Rift Valley daha da derinleşmeye bu hızla devam ederse, dünyanın yapısını tamamen değiştireceğine, yeni bir kıta veya iç deniz oluşturabileceğine inanılıyormuş.  Gerçekten de Rift Valley, vadi demeye bin şahit isteyecek kadar devasa bir çukur.

Rift Valley’i diklemesine geçtik ve vadinin öbür tarafına ulaştık.  Biz Lake Nakuru National Park’ın kapısından geçerken, birkaç maymun da safari araçlarının tepelerinde yankesiciliğe çıkmıştı. Safariyi öğle yemeğinden sonra yapacağımız için, parkta oyalanmadan, yemek yiyeceğimiz otel olan Sarova Lion Hill Game Lodge’a geldik. Sarova, Kenya’nın çok ünlü ve iyi bir otel zinciri. Nakuru Park’ının içindeki Sarova, göle tepeden bakıyor.

Öğle yemeğinden sonra ilk safarimiz için araçlara doluştuk. Lake Nakuru National Park, içinde 5 büyükten bir tek fili barındırmayan 188 km karelik bir alana yayılmış bir milli park.  Aynı zamanda Nakuru gölünü de içinde barındırıyor.  Bu göl, içinde bulunan algların (bir tür deniz yosunu) zenginliğinden ötürü yılın belli zamanlarında yaklaşık 2 milyon flamingoya da ev sahipliği yapıyor.

Ben de Nakuru Gölü’nü üzerine pembe çarşaf serilmiş gibi flamingolarla dolu fotoğraflayabilmek isterdim, fakat bu mevsimde ancak sahil şeridini dolduracak kadar flamingo oluyormuş.  Yine de yağan yağmur ve hemen sonrasında açan güneşin etkisiyle güzel bir kare yakaladım.  Fotoğrafı çektiğim nokta, Lake Nakuru viewpoint.  Kenya’nın ilk devlet başkanı Jomo Kenyatta bu bölgede olduğu zaman kahvaltılarını, bugün bu viewpointin olduğu yerde yaparmış.

Ağaçta oturmuş manzarayı seyreden bu maymun ise, bu pozun birkaç dakika öncesinde, safari aracının açık tavanından kolunu uzatıp gruptan birinin çantasını kaptı kaçtı, fakat yoğun bir resistans sonucu çantayı bırakmak zorunda kaldı.

Siz siz olun safari sırasında, veya game parkların içinde herhangi bir otelde yemek yerken eşyalarınızı ulu orta bırakmayın.  İnsanlar gayet güvenli, ama bu maymunlar yeri geldiğinde tokadı çakıp elinizden çantanızı kapıyormuş…

Parka girer girmez bizi ilk karşılayan ekip babunlar oldu.  Babunlar gruplar halinde yaşayan, seks bağımlısı, arabanın içinden bakınca sakin ve zararsız ama konu “yemek” oldu mu saldırganlaşabilen komik hayvanlar.  Yolun kenarına sağlı sollu oturmuşlar gelen geçen safari arabalarına bakıyorlar.  Dediğim gibi durduk yerde saldırmıyorlar ama özellikle game parkların içindeki otellerde dikkatli olmak gerekiyor, çünkü ısırabiliyorlar.

Babunlarla ilgili öğrendiğim en komik şey ise leoparlarla olan efsanevi kan davaları.  Bir babunun leopardan daha büyük bir düşmanı yokmuş. 30 babun, 1 leoparı köşeye kıstırıp öldürebilirmiş.  Hatta bir keresinde logosu leopar kafası olan bir safari aracının lastiklerini 5 dakika içinde kemirip haşat etmiş bir grup babun! Komik hayvanlar…

Yolumuza birçok antilop görerek devam ettik. Bu antilopları her gördüğümde, bu kadar çok vahşi hayvanla bir arada yaşamak zorunda oldukları için ne kadar zor bir hayatları olduğunu düşünüp üzüldüm.

Game parkların içinde araçlardan inmek, insan güvenliği açısından kesinlikle yasak. İsterseniz yolda kolunuzu düşürün, yine de inip alamazsınız. Hayvanlar, araçlara saldırmıyor, fakat ayağınızı yere bastığınız anda sizi bir tehdit olarak algılıyorlar.  Göz açıp kapayıncaya kadar çalıların arasından çıkan bir aslanın öğle yemeği olabilirsiniz. Bundan birkaç yıl önce bir aslan, Lake Nakuru Milli Park’ının kapı görevlilerinden ikisini öldürmüş.  Ve bir aslan, bir insan yediği anda öldürülmesi gerekiyormuş, çünkü içgüdüsel olarak insan eti yemeye devam edermiş.  Kenya’da vahşi hayvanlar sadece insan yerlerse öldürülüyorlar.  Onun dışında bu hayvanları avlamak/öldürmek kesinlikle yasak.  Bu bilgileri alırken, bir zürafanın daha yakından fotoğrafını çekmek isteyen aptal bir turisti apar topar arabaya bindirip yolumuza devam ettik.

Kim ne derse desin, insan parkın içinde bile olsa, ilk kez aslan görene kadar safaride olduğunu anlamıyor.  Co-pilotlar bu noktada çok önemli. Çünkü bu fotoğrafta gördüğünüz 3 aslan, başta ağacın tepesindelerdi ve değil belli bir hızla giden araçtan bunları görebilmek, arabayı durdurup uzun uzun bakınca bile insan nerede olduklarını anlamıyordu.  Tabii her safari aracınının bir radyo alıcısı var ve şoförler sürekli olarak iletişim halinde.  Bu radyo alıcıları acil bir durum olduğunda işe yarıyor, ama daha çok hayvanların yerleri hakkında sürekli bir bilgi trafiği var.  Zaten uzakta birkaç safari aracının park halinde durduğunu görünce, o noktada 5 büyükten birinin (fil, aslan, bufalo, leopar, gergedan) olduğunu anlıyorsunuz.

Aslanlar günün 20 saati yatıp, 4 saati avlanan hayvanlar. Sadece dişi aslanlar avlanıyor. Yemeği sofraya onlar getiriyor yani.  O gün yağan yağmurlardan ötürü toprak ıslak olduğu için ağaçlarda oturmayı tercih ediyorlarmış. Sıcağı, güneşi sevmiyorlar. Bu 3 dişi aslanı sfenks misali oturdukları ağaçlarında bırakıp yola devam ettik.

Flamingoları görmek için gölün kıyısına gittiğimizde 5 büyükten biri olan rhino (gergedan) ile karşılaştık.  İki cins rhino var, black ve white olarak ayırmışlar. Gördüğümüz rhino bir white rhino.  White denmesinin sebebi renginden değil, aslında ağzının şekli itibariyle ilk başta “wide rhino” denmiş ama zaman içinde “wide”, “white” olmuş ve bu şekilde kalmış. Gerçekten çok badass bir görüntüsü var. Yaklaşık kilosu 4 ton. Karşı karşıya kalmak istemeyeceğim hayvanlar listesine eklendi…

Eskilerin safari avcılarına göre belirsiz siniri yüzünden en tehlikeli hayvanlardan biri olarak anılmasına rağmen, Afrika bufaloları hiç ilgimi çekmedi.  Öylece oturup arabalara bakıyorlar.  Belki ikisini kavga ederken görseydik daha ilgi çekici olurdu.  Belki de bu bufaloya bakıp, arkasındaki flamingo sürüsünü gördüğüm için dikkatim başka yöne kaydı.  Daha önce dediğim gibi yılın belli zamanlarına Nakuru Gölü’nün üzeri flamingo ile kaplı oluyor. Bir tek flamingo dahi görmemiş bir insan olduğum için, bu görüntü bile beni büyüledi.  Maalesef daha yakından bir fotoğraf çekemedim, çünkü arabadan indiğimiz anda (göl kenarında arabadan inilebiliyor) flamingolar sürü halinde uzaklaşıyorlar. Aramızda 40-50 metre olmasına rağmen korkuyorlar.

Ve gökyüzü… Kenya’da gördüğüm her yerde (Nairobi hariç) olduğu gibi, burda da gökyüzü normal değildi.  Ne kadar fotoğraf çekse de insana az geliyor.

Dönüş yoluna geçtiğimiz sırada yine göl kıyısında benekli sırtlanları gördük (Spotted hyennas). Bu hayvanları seven bir kişi görmedim hayatımda. Kime sırtlan desem, iyyyy yapıyor. Gerçekten de Allah affetsin ama çok çirkin, çirkin olmakla da kalmayan, kendi yavrusuyla ensest ilişki kuran, diğer hayvanların avlayıp yediklerine yamanan, yemek vakti geldi mi havaya bakıp akbabaları takip eden sevimsiz bir hayvan sırtlan.

Yavrularını emzirirken bile sevimli gelmeyen sırtlanları geride bıraktık.  Hava kararmaya başlamıştı. Kenya’da ilginç olan birşey de havanın 15-20 dakika içinde kararması. Günlük güneşlik ve aydınlık hava bir anda farları yakacak kadar kararabiliyor. Akşam saatlerinde safari yasak, yine güvenlik açısından.  Güney Afrika’da gece safarileri yapılıyormuş sanırım, hatta leoparlar en iyi bu saatlerde görülüyormuş. Belki Kenya’da da vardır, ama bizim gittiğimiz parklarda gece safarileri yoktu.

Gölün kıyısından ayrılırken son gördüğümüz hayvanlar Maraobu Storks oldu.  Hayvanların isimleri bize İngilizce söylendiği için ben de öyle yazmak durumunda kalıyorum.  Bu gördüğünüz Marabou Storklara kuş diyip geçmeyin, boyları yaklaşık 1.5 metre! Benden çok az kısa yani… Her şeyi yiyorlar yani “omnivore”lar. Ve işin en ilginci hantal görüntülerine rağmen en yüksekte uçabilen kuşlar bunlarmış. 10000 feet yükseklikte uçabilen bu kuşlar uçaklar için tehlike oluşturuyorlar.  Uçarken boyunları şişiyor, bu şekilde çok fazla yükselebiliyorlar.

Geceyi geçireceğimiz otelimiz Naivasha Simba Lodge’un kapısından girmemize 1-2 km kala yol kenarındaki bir ağacın tepesinde bu büyük kediyi gördük.  İlk defa bir aslanı bu kadar yakından gördüm. Aracımızı ağacın tam altına çektik ve aslanla bakışmaya başladık.  Eğer bir aslana bu kadar yaklaşırsanız, mutlaka göz teması kurmayı deneyin.  İnsanın içi gerçekten tuhaf oluyor. Ve gözünü ilk ayıran aslan olmuyor!

Bu vahşi yaratık tam tepemizde, iki dalın üzerinde usturuplu bir şekilde oturdu. Çok yakınında olduğumuz için ve uzun bir süre ona baktığımız için, heyecanlandı ve çok hızlı nefes alıp veriyordu.  Bir ara arabanın üzerine atlasa ne olur diye düşündüm. Çünkü safari araçlarının üstü tente gibi açılıyor.  Onu daha fazla tedirgin etmek istemedik ve iyi akşamlar dileyip otelimize gittik.

Devamı gelecek…

kenya-1 | hello africa tell me how u doin |

9 May

İnsan tatile gideceği zaman içinde güzel bir heyecan olur. Eğer bu insan fobik ve takıntılıysa içinde kötü bir heyecan olur. Beni tanıyan bilir, korkmadığım şey çok azdır.  Hatta genelgeçer bir şekilde korkmanın normal sayıldığı herşeyden iddia ederim ki korkarım.  Dolayısıyle Kenya’ya gitmeden bir gün önce, acilen hazırlanmanın telaşının yanında, midemde feci bir ağrıyla gezdim. Sebep: ohooo bir sürü, hangisinden başlasam… İlk olarak tabii ki uçak.  Uçak hızında gidebilen gemilerin icat edileceği günü bekliyorum. Veya uçaklara çok sağlam paraşüt mekanizmalarının eklenmesini… Gülmeyin, çünkü bir yerde okudum ve bu teknoloji üzerinde çalışılıyormuş gerçekten de. Aklın yolu birdir!

Mide ağrımın ikinci sebebi ise sivrisineklerdi.

Kenya’ya girişte hiçbir aşı zorunlu değil.  Bazı Afrika ülkelerine sarıhumma aşısı olmadan giremiyorsunuz, fakat Kenya bunlardan biri değil.  Sarıhumma aşısı ve sıtma hapları tamamen tercihi.  Ama birkaç yerde okuduğuma göre tavsiye edilen birşey…  “Peki, olalım aşımızı” dedim, ama o da olmuyor. Çünkü sarıhumma aşısının bağışıklık yapması 10 gün sürüyormuş.  Benim Kenya’ya gidişim son dakika belli olduğu için, sarıhumma duası edebildim sadece.

Sıtmaya gelince… Sıtmanın aşısı henüz yok.  Önlem olarak yapılabilecek tek şey sıtma hapı almak.  Yine okuduğum şeylere göre, bu haplara da seyahatten bir hafta öne başlamak gerekiyormuş. Yaz aylarında sivrisinekler tarafından çokça ısırılan biri olarak, sıtma olacağıma yemin edebilecek kadar emin, resmen ayaklarım geri geri gittim Kenya’ya.  Sanki Kenya’ya gitmek, yüz insandan sekseninin kurtulamadığı bir maceraymış gibi geliyordu bana giderken. Ne kadar yanıldığıma inanamadım.

Akşam 20:30’da THY’nin tarifeli seferiyle yola çıktık.  Şu anda Kenya’ya haftada 4 seferi var THY’nin, ama 17 Mayıs’tan itibaren günlük seferler başlayacak.  6 buçuk saatlik sorunsuz bir yolculuktan sonra Nairobi’ye gece 3 gibi indik.  Hava süperdi, sıcak ve nemsiz.  Gitmeden hava raporlarına bakmıştım ve hergün için yağmur gösteriyordu, ama Kenya’da yağmurların sadece 15 dakika sürdüğünü, sonra yerini güneşe ve gökkuşağına bıraktığını bilmiyordum.

Ertesi sabah Mount Kenya’ya doğru yola çıkmadan önce 3-4 saat uyuyacağımız Fairmont Norfolk’a check-in yaptık.  Sabah kahvaltısından sonra, otelin kapısına çekilmiş Toyota Land Cruiserları gördüm ve ilk defa heyecanlandım.  Bize yolculuk boyunca eşlik eden Kobo Safaris’den Dafton, hepimize sıtma hapları verdi. Haplardan biri seyahate başlanan gün, ikincisi ise ülkeye dönülen gün içiliyor. Pek inandırıcı gelmese de aklımda kalacağına, midemde kalsın dedim ve içtim.

Nairobi’den çıkışımız tangır tungurdu, toprak yollar, sürekli bir yol çalışması, sağdan akan trafik, ve yol kenarında sürekli bir yerlere yürüyen insanlar. Şehirden çıkıp, köylerin, tarlaların arasından geçmemize rağmen, yürüyen insan bolluğu eksilmedi.  Bu kadar fazla yürüyen insan görünce nereye gittiklerini merak ediyor insan, çünkü sanki hiçliğe doğru yürüyorlarmış gibi geliyor.  Bir ülkeye ilk defa geldiğimde, görülecek birşey olmayan bir yerde bile gözlerimi dört açar, etrafıma bakarım. İlk intiba önemlidir.  Sağımda solumda yürüyen insanların fakirliği, onbeş dakikada bir çantamdan çok önemli bir görev edasıyla çıkarıp sürdüğüm Off Sinekkovar losyonumun sebep olduğu yapışkanlık, daha sonra grubumuz tarafından “African Massage” ismini taktığımız bakımsız yolların bünyede yarattığı mide bulantısına rağmen Kenya’yla aramda ilk bakışta aşk oldu.

Kafamdaki Kenya, çorak, kurak ve pisti; camın arkasından hoplaya zıplaya seyrettiğim ve her karesini yakalamaya çalışırken çok zorlandığım Kenya ise, tertemiz, yemyeşil, toprağından bin türlü meyve-sebze ve çiçek fışkıran, rengarenk kıyafetler giymiş hedefe doğru uygun adım yürüyen kapkara insanların istisnasız hepsinin, muzungu (beyaz adam) görünce arabaya doğru koşarak, bembeyaz dişlerini gösterip, gülerek el salladığı bir Kenya oldu. Şaşkın, ama mutluydum.

4 saatlik bir yolculuğun ardından, bir yarısı kuzey, bir yarısı güney yarım kürede olan Mount Kenya Safari Club’a giriş yaptık.   Hava bulutlu olduğundan o gün, Afrika kıtasının Kilimanjaro’dan sonra en yüksek dağı olan Mount Kenya’yı (5199 mt) göremedik.

Gezimizin amacı gereği otel inspectionları yapmak durumunda olduğumuzdan, Mt Kenya Safari Club’la ilgili çok enteresan bilgiler öğrendik.  1959 yılında William Holden, bölgede safari yaparken burada konaklıyor ve buraya aşık oluyor.  Araziyi satın alarak, burayı bir safari klubüne dönüştürüyor.  Kurucu üyeleri arasında Sir Winston Churchill’den Lyndon Johnson ve Conrad Hilton’a kadar birçok şaşırtıcı isim var.

Daha önce de söylediğim gibi otel iki yarımküre üzerine kurulmuş.  Her ne kadar Anadolu yakasında oturup, uzun yıllar Avrupa yakasında çalışmış biri olarak kıta değiştirmeye alışık olsam da, yürüyerek yarımküre geçme fikri bana oldukça yeni tabii ki.  Bu yüzden gerçek bir turist oldum ve bir sürü fotoğraf çekmeden duramadım.  Bulunduğum noktaların ortasından ekvator çizgisi geçiyor.  Hatta o çizgi otelin en lüks suitlerinden birinin içinden de geçiyor.  Ve evet… Her şüpheci turist gibi biz de suyun içine kibrit çöpü atıp denedik. Orası gerçekten de ekvator!

Vakit olmadığından otel içinde bulunan hayvan barınağındaki nesli tükenmekte olan “Mountain Bongo” (bir Afrika antilopu) hayvanını göremedim. Onun yerine içine sıcak su torbaları yerleştirilmiş yatağımda,  camın öteki tarafında pelikanlar gezerken süper bir uyku çektim.

devamı gelecek…